Kapatmalı mı, Kapatmamalı mı? Dönüştürmeli mi?
Bekir Özer > ozerbekir@gmail.com
Giriş
Eğitim hayatımızın Tanzimat’tan bu yana pek çok değişime tabi olduğu, önemli aşamalar kaydettiği açık. Bu değişim ve dönüşümlerde mektep-medrese ayrışmasından tevhid-i tedrisata, liselerde kredi sisteminden zorunlu öğretimin 5+3, kesintisiz 8, 4+4+4 gibi muhtelif varyasyonlarıyla tartışılmasına kadar çeşitli yönler söz konusu.
Özel dershaneler de kurulduğu günden bu yana varlığı ve çalışma şekilleriyle tartışılmaya devam ediyor. Eğitim sistemine zararlı(!) diye düşünenlere göre kapılarına çoktan kilit vurulmalıydı. Ama toplum katmanlarının çoğuna göre ise her türlü olumsuz şartlara rağmen çocuklarının bir yarışa ortak olmasını sağladığı için zaruri kurumlar, dershaneler.
Anlayışlar değişti
Ülkemizin gelişip yükselmesi, toplumsal kalkınmanın sağlanması, sanayileşme ve benzeri gelişmelerin temini, milletimizin hayata bakış açısında da önemli değişiklikler meydana getirmiştir. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana tarım toplumundan sanayi ve sanayi ötesi toplumuna dönüşüm, toplumsal algılamalarda ve değerlendirmelerde değişime yol açmıştır. Ülkemiz, büyük kısmının köylerde yaşadığı bir toplumdan bugün itibarıyla yaklaşık %36 nüfusun köylerde, kalanların da şehirlerde yaşadığı bir hale dönüştü. Bu dönüşüm, insanların daha çok eğitim görme ihtiyacını ortaya çıkarmış, üniversite mezunu olma zorunluluğu algısı da yerleşmiştir.Bu algının yerleşmesinde, mezun olunca sahip olunacak üniversite diplomasının her kapıyı açan sihirli bir anahtar gibi görülmesi… Üniversite eğitiminin tercih edilmesinde birinci etken “üniversite mezunlarının daha iyi bir iş ve daha iyi bir kazanç elde edilmesi için gerekli olduğu” ikinci etken ise “toplumsal statü elde edilmesi” düşüncesidir.
Üniversite mezunu olma isteğinin bu kadar yoğun hale gelmesi, üniversiteye giriş sisteminde bir elemeyegitme zorunluluğunu da beraberinde getirdi. Herkesin “ben daha iyi bir üniversiteye, daha iyi bir bölüme gitmeliyim” anlayışına sahip olduğu bu eleme yarışı, liselere giriş sistemine de yansıdı.
Anlayış ve algılamaların büyük oranda değiştiği eğitim sisteminde, önceleri eğitime takviye mahiyetindeki ilave dersler veren dershaneler, yarışın artmasıyla birlikte yarışa ortak olmak isteyenlerin başvurabileceği en faydalı alternatif mecburiyethaline geldi. Haddizatında hep daha iyiyi isteyen insan için alternatiflerin olması, onu diğerlerinden farklı kılacak niteliklere kavuşturacak kurumların bulunması toplumun başta dezavantajlı olmak üzere tüm kesimlerce benimsenmişti. Ancak dershanelerin toplum ihtiyaçlarını karşılamadaki önemli rolünü göremeyiprant kapısı olarak görenler dershanelerden rahatsız oldular. Bu tartışmalı durum, son dönemde alevlenen eğitimdeki 4+4+4 şeklinde formüle edilen zorunlu kesintili eğitim tartışmaları sırasında yeniden gündeme geldi.
Üniversiteye giriş sınavı
“Üniversiteye giriş sınavlarının kaldırılması ve dershanelerin kapanması” odaklı bir söylemle gündem hareketlendi. Bu harekette iki yön var. Birincisi üniversiteye giriş sınavlarının kaldırılması.Üniversiteye giriş sınavları öğrencilere sıkıntı vermek, onları zorlamak için yapılmıyor. Aksine öncelikle arz ile talep arasındaki farkın büyüklüğü ve üniversitedeki bölümlerin başvuranlar arasından en iyileri seçme isteğidolayısıyla başvuranları sıralamak maksadıyla gerçekleştiriyor. Bu seçme ve sıralama merkezî,genel bir sınav dışında nasıl yapılacaktır?Mevcut giriş sınavlarının kaldırılabilmesi mümkün müdür? Ya da kaldırılmalı mıdır? Sınavlar kaldırıldığında nasıl bir yöntemle üniversitelere yerleştirme yapılacaktır? Merkezî olmayan bir sınav sistemi olursa bir kısım kayırmaların olabilme ihtimali yükselmeyecek midir? Ya da 1974 öncesinde olduğu gibi her fakültenin kendi sınavını yapma tarzı bir uygulama ile büyükşehirlerde yaşayanlar veya daha iyi imkânlara sahip olanlarla imkânları yetersiz olanlar arasındaki farkı kapatmak mümkün olacak mıdır?Okul notlarına endekslenme şeklinde düşünülebilecek bir alternatif de söz konusu olabilir. Ancak bu durumda da okulların eğitim imkânlarından, öğretmenlerin değerlendirme tarzlarına kadar pekçok mahzurun geçerliliği herkesçe bilinebilir bir durumdur.Değerlendirilebilecek bir başka alternatif, liselerin son sınıflarında yapılabilecek merkezîbir Olgunluk Sınavıdır ki, buda tercih edilebilecek ikinci bir yoldur. Veya liselerin ara sınıflarında yapılacak o yılki öğrenme düzeylerinin ölçüldüğü ve üniversiteye bunların ortalamasıyla girilebildiği bir sistem düşünülebilir. Çağ nüfusunun tümünü yerleştirecek kadar üniversite kontenjanlarının arttırılması da bir başka alternatif olarak karşımıza çıkmaktadır. Böyle bir durum kısa sürede mümkün görünmemekle birlikte gerçekleştirilse bile her bölüm kendine başvuranlar arasından en iyilerin seçilmesi için yine bir sıralamaya ihtiyaç duyulacaktır. Herkesin ‘en iyi bölümler’ isteği söz konusu olduğu sürece üniversiteye giriş sınavlarının kaldırılmasıyla ilgili değerlendirme –en azından şimdilik–realiteden uzak gibi görünmektedir.
Çözüm için sınavı kaldırmak
Üniversiteye giriş sınavını değil, ancak üniversite sistemini değiştirmekle problem çözülebilir. Bu da yükseköğretim hizmetlerininsunulmasında vakıf üniversitelerin sayısının arttırılması, özel üniversiteler kurulmasının önündeki engellerin kaldırılması ve devlet üniversitelerinin de piyasa sistemine uygun hale getirilmesiyle mümkün olabilir. Mevcut durumdaki arz-talep dengesizliğinin giderilmesi, üniversite önündeki yığılmanın önlenmesi ve zamanla hem kontenjan hem de kalite sorununun ortadan kaldırılması ancak bu şekilde mümkün olabilecektir. Sistem değiştiğinde, sınav da değişecek,merkezî sınavlar bir üst öğrenim görecek alt yapıya sahip olup olmadığını belirleme amaçlı kullanılacak ve seçmede sınavın dışında alternatiflerden de yaralanma şansı olacaktır.
Ayrıca kurulacak üniversitelerinarsa tahsisi, doğrudan destek, ilk beş yıl vergi muafiyeti ve benzeri tedbirlerle özendirilmesi özel sektörün bu alanda yatırım yapmasını teşvik edecek, rekabetçi bir piyasa ortamını sağlayacaktır. Yükseköğretimde dünya lideri olan ABD, İngiltere, Japonya gibi ülkelerde özel üniversitelerin devlet üniversitelerinden çok olması ve devlet üniversitelerinin de piyasa sistemi dâhilinde işlemesi yükseköğretim hizmetinin piyasa sistemiyle daha etkin sağlanabileceğininönemli bir göstergesidir.
Dershanelerin kapatılması
Tartışmaların odağındaki meselenin diğer bir yönü ise dershanelerin kaldırılma/kapatılma isteğidir. Bu istek yeni olmamakla birlikte eğitim sisteminin bir çıktısı olan ve ihtiyaçların giderilmesi için hizmet sunan dershanelerin sistemin baltalayıcısı veya tıkayıcısı gibi görülmesi/gösterilmesi bir yanılsamadan ibarettir. Çünkü dershaneler, eğitim siteminin farklı kademelerinde farklı gerekçelerle ortaya çıkan tüm öğrenme eksiklerini gidermek ve ek destek sunarak öğrencileri bir üst okulda öğrenim görebilecek düzeye taşımak üzere kurulmuştur.İmkânları yerinde olanlar için zaten var olan ‘özel ders/özel hoca’ anlayışının, imkânları kısıtlı genel kitlelere aktarılmış hâli olan dershanelerin kapatılması, kimlere ne tür bir yarar sağlayacaktır?
İlkkuruluşuna bakılacak olursa dershaneler, ‘yetişkinleri yabancı dil, sanat, ticaret ve ev ekonomisi konularında yetiştirme amaçlı kısa süreli kurslar’ mahiyetinde Cumhuriyet öncesine kadar uzanmaktadır. Cumhuriyet döneminde ilkokul, ortaokul ve liselerin yaygınlaşmasıyla hedef kitle okullara devam eden öğrenciler olur. 1970’li yılların ortalarına kadar dersleri zayıf olan, bütünlemeye kalan öğrenciler ile lise bitirme veya devlet olgunluk sınavlarına hazırlananlara hitap eden takviye kurslarıdır. Sınav eksenli dershaneler bu dönemden sonra çoğalır. Daha öncesinde 1936-1954 arası ‘Devlet Olgunluk Sınavı’, 1955-1968 arası ‘Devlet Lise Sınavı’ ile öğrenci alan üniversiteler ayrıca kendi sınavlarını yaparken 1974’te Üniversitelerarası Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi kurulur. Artıküniversitelere seçme ve yerleştirme, merkezî sınavla yapılacaktır. Bu sınav sorularının lise müfredatı ile örtüşmemesi, daha iyi bir üniversitede/bölümdeokumak isteyenler için dershane talebini arttırmıştır. 12 Eylül darbehükümeti ‘Genellikle şehirlerde yapılandıklarından, kırsaldaki öğrenci yararlanamıyor ve fırsat eşitsizliği doğuruyor. Artan sayıları denetimi zorlaştırıyor.’ gerekçesiyle Kanun’da değişiklik yaparak dershaneleri 1 Ağustos 1984’e kadar kapatma kararı alır. Ancak Turgut Özal hükümeti döneminde Kanun’daki yeni değişiklikle kapatma kararı kaldırılır.
Mevcut sistemde millî eğitim mevzuatı çerçevesinde açılan, çalışan ve denetlenen 4 bin 200 dershanede yaklaşık 50-52 bin öğretmen, 20-22 bin diğer personel istihdam olunmakta ve yine yaklaşık 1 milyon 200 bin civarında öğrenci buralara devam etmektedir.Net bir sayı vermek mümkün olmasa bile dershanecilik faaliyeti yapan, fakat kayıt altında olmayan 2 bin-2 bin 500 civarında merdiven altı diye tanımlanabilecek dershane benzeri yerden bahsedilmektedir. Bu tabloda dershanelerin kapatılması nasıl bir sonuç doğuracaktır? Mevzuat çerçevesinde açılan, sürekli denetlenen kurumlar mı daha yararlıdır, yoksa mevcut durumda bile önüne geçilemeyen kayıt dışılığa davetiye çıkarmak mı?
Dershane ihtiyacı hep olacak
“Özel Dershaneler: Gölge Eğitim Sistemiyle Yüzleşmek” raporunu hazırlayanMurat Özoğlu’na göre “En iyi talebi her zaman var olacak. Kontenjan vaktiyle sıkıntıydı, aşılıyor. İyi ve marka okullara dönük istek ise kendini gösterecek. Üniversiteler arasındaki nitelik farkı azalsa da olacak.” Dolayısıyla son yıllarda üniversite kontenjanlarını artırarak dershanelere olan ihtiyacın ortadan kalkacağını düşünenler, Japonya’da üniversitelere başvuran herkesin yerleşebileceği kapasite varken 10 milyon öğrencinin dershanelere devam ettiği gerçeğini göz önünde bulundurmalıdır.
Bugün itibarıyla dershaneler, sadece bir üst okul sınavlarına hazırlama değil, kamu personeli, açıköğretim, akademik personel, yabancı dil ve tıpta uzmanlık gibi alanlardaki sınavlara da hazırlamaktadır.
Ayrıca dershanelerin tercihinde sadece bir sınavı kazanmanın da ötesinde fırsat eşitliğini tabana yaymadaki rolü, bölgesel farklılıkları gidermesi, eğitimde tamamlayıcı olması, okul başarısına katkısı, öğrenme ortamlarını geliştirmesi, motivasyonu yüksek tutması, eğitimde alternatif yöntemler sunması, homojen sınıf ortamları oluşturması ve eğitimin genel amaçlarına hizmet ediyor olması gibi etkenler de göz önünde bulundurulmalıdır. Bütün bu olumlu özellikler bir kenara bırakılarak dershaneler, gerçekten kaldırılabilir mi? Kaldırılmalı mıdır?
Okula dönüşüm
Dershane sahipleriyle yapılacak birebir görüşmelerde her birinin ‘okul sahibi olma’ isteklerini dinlemek mümkündür. Dokuzuncu Beş Yıllık Kalkınma Planı (2007-2013) ile Millî Eğitim Bakanlığı Stratejik Planı’nda(2010-2014)da bu isteklerin karşılanmasına dönük arsa tahsisi, vergi muafiyeti ve benzeri bir kısım teşviklerle 2014 sonuna kadar dershanelerin %70’inin okula dönüşümü hedeflenmektedir.
Ancak bu dönüşümün reel bir yaklaşım olduğunu söylemek güçtür. Mevcut özel okulların henüz %60-70 kapasiteyle bile çalışamadığı bir ortamda yeni ve yüksek maliyetli bir okul yatırımının pek çoğu itibarıyla yeterli gücü olmayan dershane sahiplerince yapılması mümkün görünmemektedir. İkinci olarak mevzuat açısından bu kurumların mevcut binalarında dönüşüm imkânı yoktur. Çünkü pek çoğu bağımsız binada hizmet sunmamakta; böyle olanların çoğunda yeterli bahçe, koridor genişliği, teneffüs salonu bulunmamakta; yine büyük bir kısmı okullar için gerekli olan alkollü ve açık içki satılan yere 100 metre uzaklığı şartından yoksun bulunmaktadır. Bu nedenlerle mevzuat açısından mevcut binalarında okula dönüşme zordur. Bir başka nokta ise işlevsellikleridir. Okullarla dershanelerin varlık nedenleri analiz edilmeden bu dönüşümün olabilmesi mümkün görünmemektedir.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder