Giriş
Eğitim hayatının temelini okullar ve bu okullarda gerçekleştirilen faaliyetler oluşturur. Bir öğrenme mekânı olan okullarda hayat ve ötesine ait çok şey öğrenilir. Hayatın kendisi de bir okuldur; okullar gerçek hayatı öğrettiği ölçüde başarılıdır. İyi bir okuldan fertte fazilet duygularını geliştirmesi ve öğrencilere ruh yüceliği kazandırması beklenir.
Değerlerimiz
Değerlerimiz arasında önemli yer tutan prensiplerden biri “akla kapı aralamak ve fakat iradeyi elden almamak” temel düsturudur. Malumdur ki insanın zihin yapısı, aldığı eğitimin sonucunda teşekkül etmektedir. Bir eğitimci olarak her şeyi öğrenci adına siz yaptığınızda “devamlı müdahale” ve şartlanmaya bağlı tepkisel öğrenme durumu ortaya çıkmakta, kişi tecrübe ederek kendi kabiliyetini keşfetme imkânını bulamamaktadır. O zaman da, alışılmışın dışında yeni bir tarz geliştiren ve yeni bir görüş üreten yetenek anlamındaki, bütün yenilikleri ve buluşları borçlu olduğumuz “deha/dâhiler” kendini gösterememektedir.
Bilgilerin, “Bu böyledir, böyle olduğu için öğrenmeniz gerekir, niye öğrendiğinizi sormayın” yaklaşımı içinde sunulması, öğrencide verilen her bilginin doğru olduğu ve sorgulanmaması gerektiği duygusunu oluşturmaktadır. Bu durumda, tüm çözümleri dışarıdan bekleyen bir zihin yapısı teşekkül etmekte, “Ben bir hiçim, gelsin başkası beni kurtarsın.” anlayışı doğmaktadır. Ülkemizde hemen her şeye batıdan çözüm bekleme tarzına sahip, kendi kurumlarına ve insanına güvensiz bir kısım insanlar mevcutsa –ki, maalesef vardır- kaynağı burada aranmalıdır. Bu durum her sahada kopyacı ve taklitçi anlayışı hâkim kılmakta, ülke kaynaklarının dışarıya akmasına yol açmaktadır.
Tekrar eğitimimizin kök sorununa dönülecek olursa, değerlerimiz arasında yer alan “merak ilmin hocası” ve “ihtiyaç terakkinin üstadı” tespitlerinin önemi irdelenebilir. Bu şöyle de açıklanabilir: Öğrenmede, önce talep ve merak oluşturulmazsa eğitim, tatsız ve bir an önce kurtulunması gereken bir bela haline gelecektir. O halde eğitimde anahtar nokta, öğrenmenin başında öğrenmeye olan talebin oluşturulmasıdır. Yani, “Neden öğreneyim ki?” sorusunu soran bir insana, bunu tartışmaya imkân verilmelidir. Öğrenci, neden öğrenmesi gerektiğini açıklayabilmelidir. Öğrenci, eğitim sürecinin başında öğrenmek istemiyorsa, öğrenmek istememesine saygı gösterilmesi ve öğrenmeye olan kapalılığının ardında ne yattığının araştırılması gerekir. Henüz ilim yolculuğunun başında, öğreneceği bilgilerin onun için ne anlama geleceğini ve ne işe yarayacağını öğrenmek isteyen ilim adamının “Hocam, bu ilimlerin anahtarı sizin elinizde, bana ilimlerin anahtarlarını veriniz!” sözü burada hatırlanmalıdır.
Bu tespitler ışığında anlaşılması gereken şudur: “Eğitim, ancak özgür ve özerk zihinlerin başarabileceği bir iştir.” Böyle bir eğitim ortamı ve anlayışı oluşturulduğunda kendi varlığına, kendi özgürlük ve özerklik alanı doğrultusunda öğrenmek isteyen insanlar yetişecektir. Dahası edindiği hayat tecrübelerini, kendi bakışı, kendi anlayışı, kendi yorum çabaları içerisinde yoğurmak isteyen insanlar yetiştirilmesi ancak böyle bir ortamda mümkün olabilir. Sonuçta böyle yetişen insanları başkalarının yönlendirmesi ve hükmetmesi mümkün olmayacaktır. Böylece zihinsel özgürlük gerçek özgürlüğün teminatı ve anahtarı olacaktır.
Pireler nasıl şartlandırıldı
Bilindiği gibi pireler kendi boyunun 250 katı kadar zıplayabilen hayvanlardır. Hayvanlar âleminde âdeta birer yüksek atlama şampiyonudurlar. Bilim adamları, birkaç pireyi alıp 30 cm yüksekliğindeki ağzı kapalı bir cam fanusun içine koyarlar. Zemin ısıtılır. Sıcaktan rahatsız olan pireler zıplayarak kaçmaya çalışırlar, lâkin başlarını tavana çarparak düşerler. Zemin de sıcak olduğu için tekrar zıplarlar, başlarını tekrar vururlar. Pireler ne olduğunu anlayamadıklarından, kendilerini neyin engellediğini bilemezler. Defalarca kafalarını vuran pireler, sonunda 30 santimetreden fazla zıpla(ya)mamayı öğrenirler. Artık hepsinin 30 cm zıpladığı görülünce deneyin ikinci aşamasına geçilir ve tavandaki cam kaldırılır. Zemin tekrar ısıtılır. Tüm pireler eşit yükseklikte, 30 cm zıplarlar! Üzerlerinde cam engeli yoktur, daha yükseğe zıplama imkânları vardır; ama buna hiç cesaret edemezler. Cam olmadığı halde bu sınırı aşamazlar. Hürriyetlerine kavuşma imkânları vardır; fakat kaçamazlar. Çünkü engel artık beyinlerindedir. Onları sınırlayan dış engel kalkmıştır; ama kafalarındaki iç engel “Burada 30 cm.den fazla zıplanamaz” inancı varlığını sürdürmektedir. Bu deney, canlıların neyi başaramayacaklarını öğrenmeleri açısından önemli bir çıkış noktası, başaramama konusunda insanın kendisini nasıl sınırlandırdığına iyi bir örnek teşkil etmektedir.
Bu deney, eğitim anlayış ve yapısındaki yansımalara uyarlandığında; “doğal ve fıtrî öğrenme eğilimlerine aykırı ve baskıcı, aşırı zorlamaya dayalı yöntemler ve ardışık tekrarlatmalar yoluyla belleğe nakşetmek” şeklinde çocuklara verilen eğitim, onları sınırlandırma ve zihinlerini köleleştirme anlamına gelebilir. Bir anlamda 30 cm.den fazla sıçrayamayan pireye dönüştürebilir. Hatta bu olumsuz sınırlamalar çoğu zaman ailede başlamaktadır. Anne veya babasının davranışlarını sorgulayan, her söylediğinin niçin öyle olduğunu merak eden bir çocuğa tahammül etmek, çoğu aile için zor olabilir. Tırnakları kesilmiş bir ev kedisi gibi merakı ve şüphesi bastırılmış bir çocukla yaşamak daha kolaydır çünkü... Hele, bunun üzerine biraz da itaat/saygı kaymağı sürülürse istenen ideal(!) çocuk tipi karşınızdadır.
Ailede başlayan ve okul hayatıyla devam eden süreç aslında bir sınırlama süreci olarak sürebilmekte ferdi alışılmış kalıpların dışına çıkılmaması gerektiği yolunda kuvvetle şartlandırabilmektedir. Sınırlamalar yoluyla oluşan “tek doğrular” alanının çevresi, korkulardan ibaret dikenli tellerle çevrili hale gelmekte, çevreye ördüğü duvarları aşmak, yanlışları tamir etmek ve yasakları savmak için uğraşmak, kişinin enerjisinin önemli bir bölümünü alıp götürmektedir. İnsanlar, yapılmaması gerektiği düşünülen her şeyden korkutularak uzak tutulabilmektedir. Böyle yetişen bireylerin bir şey “yapabilmeleri” ve başarılı olmaları da olağan dışı hale gelmektedir. Bu durum, zihnî bariyerlere sahip düşük enerjili bir toplum haline dönüşümü sağlamaktadır. Oysa değerlerimiz arasında yer alan “İki günü birbirine eşit olan ziyandadır.” prensibi bilginin canlı tabiatına ve insan fıtratındaki her gün yeni şeyler öğrenme ve gelişme ihtiyacına işaret etmektedir. Doğal bir yönelimle ilgi duyduğu şeyleri anlamak için onu sorgulayan ve sorgusunu o şeyin özüne ermeden sonlandırmayan “çocuk aklı”nın merak ve sorgulaması gerekmez mi? Şu veya bu nedenle konulacak engeller dolayısıyla çocuğun dehası daha işin başında ölüme mahkûm olabilir ve bir yığın malumatı kafasına depolamayı esas haline getirmekle bilginin özüne hiçbir zaman ulaşamayan fertler oluşturulabilir: “Çok şey bilen, ama bilginin özüne eremeyen fertler!”
Yetenekleri geliştirmek
Kendi başının çaresine bakmasını bilen ve ayakları üzerinde durabilen fertler yetiştirmek isteniliyorsa onların kendi fıtrî seyrinde ilerlemesi sağlanmalı ve yeteneklerinin önü açılmalıdır. Öğrencinin kendini idare etmesi bekleniyorsa ona hükmetmeyi bırakmalıdır. Hâlbuki bazen eğitelim derken “onu öyle değil böyle yap!” anlayışı dayatılmakta bu da yeteneği/dehayı körelten bir davranış olmaktadır. Çünkü dayatma ve sınırlamalar, dehanın önündeki en büyük engeldir.
Ailesini, öğretmenlerini, çevresini memnun etmek için onlara benzemeye çalışan çocukta kişilik gelişmeyecek, silik, gölge bir karaktere sahip olacaktır. Bu durumda kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenemeyen, kendisini değerli hissetmeyen ve özgüveni olmayan bir kişilik gelişecektir. Böyle yetişen tipler karşılaştığı problemleri çözemeyecek, yeni şeyler üretemeyecektir. Ne olmak istediğini, hayattan ne beklediğini de bilemeyecektir.
Eğitimin amacına ulaşması isteniyorsa bireylerin hayal gücünü ve üretkenliğini geliştirmek, bağımsız düşünmelerini sağlamak ve özgüvenlerini tesis edip girişimcilik ruhu kazandıracak bir ortam hazırlamaya ihtiyaç vardır.
Öğrenme isteği ve merak
Eğitim faaliyetlerinde öğrenme isteği ve merak, fevkalade hassas ve kırılgan, insanî iki özelliktir. Öğrenmenin başında, öğrenmeye olan talebin ve ihtiyacın oluşturulması, yani “neden öğreneyim ki?” sorusuna imkân ve fırsat verilmesi bu yüzden önem taşımaktadır. Eğer, öğrenme sürecinde olan bir öğrenci, öğrenmeye zorlanmışsa, bu öğrenme sadece “malumat edinme” ile sınırlı kalır. Bu öğrenci, kendi içinden, kendi iç özgürlüğünden kaynaklanan bir çıkışla, edinilmiş bir öğrenmeye ulaşamaz. Böyle bir öğrenme, kimliğinin bir parçası haline gelmeyecek, yaşama dönüşmeyecek, zihinde bir yama gibi duracak ve büyük bir ihtimalle çok kısa bir süre sonrada hafızadan uçup gidecektir.
Sorgulama ve kuşku duyma, özgür ve özerk kişilik kadar araştırmacı kişiliğin de oluşmasında temel bir unsurdur ve ayrıca “zihinsel özgürlüğe” kavuşmanın temelidir. Bilimsel düşünen insan yetiştirmenin temeli olan sorgulama ve kuşku duyma, eğitimle ferde kazandırılması gereken öncelikli özelliklerdir.
Sonuç
Eğitim sistemimizin okul/eğitim hayatıyla ilgili kısaca belirttiğimiz merak eden, soran, sorgulayan, kuşku duyan anlayışa uyumlu olduğunu, bunu gerçekleştirme yolunda yeterince gayret gösterdiğini, felsefi temellerini bunlara oturttuğunu söylemek henüz mümkün görünmemektedir.
Okul/eğitim hayatı, verdiği bilgilerle öğrencileri aydınlatmalı, çevrelerini kavrama imkânı vermelidir. Aynı zamanda gayet hızlı olarak eşya ve hadiseleri keşfetme yolunu açmalı, insanı kavrayış bütünlüğüne ve düşüncede istikamete götürmelidir. Değerlerimiz çerçevesinde yetişmiş, elde ettiği bilgilerle erdem kazanmış ve gerçek insanlık düzeyine ulaşmış nesilleri yetiştiren bir eğitim sistemi tasarlanmalıdır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder